BÜLENT ALTINKAYA - Kişisel Gelişim Teknikleri

Hayatınızı Değiştirmek İçin Bir Fırsatınız Var

ANASAYFA

HAKKINDA

YAZILAR

Bilinçaltı Yazıları

Zihin Hakkında Yazılar

Sağlık Yazıları

Farkındalık Yazıları

Nefes Yazıları

Bazı Teknikler

VERDİĞİM EĞİTİMLER

SEANSLAR

EĞİTİM DUYURULARI

İLETİŞİM


İŞ YAŞAMINDA YARATICI DÜŞÜNCE

Düşünmek; İnsan doğasının en temel öğesi olarak kabul ettiğimiz bir olgu. Peki gerçekten böyle mi? Düşünmek ile neyi kasdediyoruz? Aynı fikirlerin sürekli gelip gitmesi gerçek bir düşünce eylemi midir? “Aklıma bir fikir geldi” dediğimizde bu fikir nereden gelmektedir? Nerede durmakta ve Nereye gitmektedir? Yaratıcı ve yeni düşünceler nasıl meydana gelir? İş yaşamında bunu nasıl kullanabiliriz? Bu yazıda kısaca bu soruların cevaplarını arayacağız.

Koşullanmış kalıplarla yaşayan insanın düşünce yapısınında sınırlı olduğunu, öğrendiği bilgilerin onu ileri götürmek yerine hayatının çerçevesini dar bir şekilde çizdiğini de farkedebiliriz. Bu nedenle genelde verilen eğitimlerin kişilerin sadece zihinsel yapısını geliştirmeye yöneldiğini ama zihnin doğası gereği bu çabanında istenilen sonucu doğurmadığını görebiliriz. Zihin mevcut bilgiyi işlemekte hünerli olmakla beraber “Yeni” bir şey üretmekte başarılı değildir, zihne daha fazla bilgi vererek bu gerçekleştirilemez.

İş yaşamında, yönetim kademesine verilen eğitimleri incelediğimizde, zihni daha keskinleştirmek ve donatmakla ilgili bilgiler fazlalaşmış olsada, bunun verimliliği ne kadar arttırdığı tartışılır. Bu çelişkinin temel nedenlerinden birisi “Yaratıcı Düşünce” sürecinin nasıl işlediğinin farkında olmamaktır.

Yaratıcı düşüncenin oluşabilmesi, zihinde sürekli mevcut olan otomatik düşünce kalıplarının ortadan kalkmasıyla mümkündür. “Yeni ve taze” fikirler ancak zihnin sessizliğinde ortaya çıkarlar. Çocukluğumuzdan iş yaşamımıza kadar uzanan yolculukta aldığımız eğitimlere baktığımızda ise zihni sessizleştirmek bir yana zihindeki gürültüyü nasıl arttırabileceğimiz öğretilmiştir. Bu gürültüye ise düşünce adını vermek bizi sınırlayan başlıca etkendir.

Basit sorularla konuya devam edersek; “Aklınıza gelen düşünceleri istediğiniz zaman durdurabilir misiniz?” “Düşünceleri aklınıza siz mi çağırıyorsunuz yoksa onlar çoğunlukla kendileri mi geliyorlar?”

Bu sorulara verilecek cevaplar “Yaratıcı Düşünce” sürecinde hangi aşamada bulunduğumuzu da bize gösterecektir.

Zihin, otomatik düşünce kalıplarını “geçmiş” ve “gelecek” algısıyla devam ettirir. Oysa taze fikirler ne geçmiş nede gelecek algısında var olamazlar. Yeni fikirler sadece içinde bulunduğumuz “An” da mevcut olabilirler. Biz “şimdiki an’da” bulunuyormuş gibi gözüksekte fikirlerimiz hep ya geçmişe yada geleceğe aittir.

Bizi “An” da tutabilecek araçların en büyüğü “Nefes” imizdir. Nefesimize dikkatimizi verdiğimizde zihnimiz sessizleşmeye başlar çünkü biz ancak “Şimdiki” anda Nefes alıp veriyoruzdur. Nefes bizi “Şimdide” tutar. Bir süre bütün dikkatimizi nefes alış verişimize yönelttiğimizde zihnimizin dahada derinlemesine sakinleştiğini hissederiz. Bunu duyumsadığımız anda içimizde bir rahatlık ve tazelik duygusu da ortaya çıkar. Böyle bir sessizlik ve gevşeme durumunun ardından bilincimizi düşünceye yönelttiğimizde, zihnimizde oluşacak yeni fikirlere hayret edebiliriz.

Özellikle yönetim kademesinde bulunan kişilerin zihni sessizleştirmeyi öğrenmeleri gerekir. Bunun gerçekleşmesi, işle ilgili radikal kararlarda, ürünü geliştirme aşamalarında, yeni bir girişimde, yönetim stratejilerinde, doğru karar almada, markalaşmada vb. kritik noktalarda işlerini en olumlu duruma doğru yönelten fikirleri üretmelerini sağlayacaktır ve bu sessizliğin kucağından doğan fikirler kendi içlerinde hiçbir çelişki taşımadıkları için genelde hissedilen gerginlik hali de oluşmayacaktır.

Zihnin sessizliği “Yaratıcı Düşünce” nin temelidir. Yaratıcı Düşünce ise “Gelişimin” anahtarıdır.


ZİHİN VE BENLİK


Paylaşmak istediğim şeylerin çokluğu ve ne yazsam ki acaba diye geçirdiğim şaşkınlığın birbirine karışması ile bilgisayarın başına oturdum. Satırlar akmıyordu, çünkü ilk defa kendim için değilde başkası için yazmam gerektiğini düşünmeye başlamıştım. Ve kendime yazmadığımda satırların pek de samimiyet içermediğini farkettim. Sanki birisine bir şeyler anlatmak, ciddiyetle yapılabilecek bir şeymiş ya da yazı yazmanın mutlaka bir üslubu olmalıymış gibi düşünceler gelip gidiyorlardı. Sonra tebessüm ederek, Ah evet sizleri farkettiğime göre sevgili düşünceler! O halde konumuzda sizleri farketmek olsun dedim.

Yaşamda bütün arayışlar “Ben” i bilmek, “Ben” i mutlu kılmak ve “Ben” i doyuma ulaştırmak içindir. Ama bu “Ben” hangi Ben’dir. Bu soru her ne kadar çoğu insana garip gelse de ve “Ne demek hangi Ben, kaç tane Ben var ki?” diye düşünseler de, biraz sonra içimize yapacağımız yolculukta farklı şeylerle karşılaşacağız. Haydi beraber bakalım.

0-7 yaş arasında henüz Benlik geliştirememiş insan yavrusu, yoğun bilgi akışının belli bir eşik noktasını geçmesi ve anne babası tarafından koyulan ismin kendisine binlerce kez tekrar edilmesi sayesinde zihnine ve dolayısıyla vücuduyla (ismiyle) bütünleşmiş bir Benlik algısına kavuşur. Kişi her kendine baktığında sadece vücudunu görmektedir ve vücudunu gördüğünde kendi ismi kafasında belirmektedir. Vücut = İsim = Ben durumu oluşmuştur artık.

Zihin adeta kişinin “Özbeni” üzerine örtülmüş bir perde gibidir. Bir çok katmana ev sahipliği yapar ve hepsini temsil eder. Bu katmanlar ise, duygular, düşünceler, hayaller, inançlardır. Hepsi birbirine bağlıdır. Düşünceyi yoğun bir şekilde Hissederseniz ve sürekli kafanızın içinde doğrularsanız sonunda inanca dönüşecektir. Hayal kurduğunuzda, ona düşünce ve duygular eşlik edecektir. Düşünmeye başladığınızda vücudunuzda hisler ortaya çıkacaktır vb...

Peki düşünceler nereden gelmektedirler? Bize ait olduğunu zannettiğimiz ve ölümüne savunduğumuz düşünceler nereden gelmektedir? Gerçekten bize mi aittirler yoksa nesilden nesile aktarılan toplumsal bir zihin yapısının askerleri midirler? Siz hiç düşünen bir bebek gördünüz mü? Eğer görmediyseniz, o zaman o bebeğe düşünceleri, inançları ve kendi koşullanmalarını kimin aktardığına bakalım.

Çocuk temiz bir sayfa olarak doğar. Anne babası onun ilk tanrısıdır. Ve Onların söylediği herşey ilahi bir emirdir. Aile çocuğun sessizliğini bozan, onu cennetten kovan ilk ve en önemli basamaktır. Toplumun ve sistemin temsilcisi ailedir. Çocuğu ilk kirleten odur. Fakat bu ifadelerde bir suçlama değil, bütün dünyada olan ve olması asla durdurulamayacak olan bir olayın izah edildiğine dikkat edin. Zira her doğan bebek, kirletilmek/koşullandırılmak zorundadır. Buna engel olunamaz. İnsandaki yaratılış mekanizması bu doğrultu üzerine şekillendirilmiştir. Zihnin ve Ben’liğin oluşmaması mümkün değildir. Fakat bunların oluşmasının sonuçları olan kaosun, insanın kaderi olması da beklenemez. Bu kaostan kasıt, duyguların, düşüncelerin ve hayallerin içinde kaybolmak, bir arzudan diğerine savrulmak ve asla huzur ve mutluluk haline girememektir.

Yaratıcının halifelik vasfına sahip olan insan, bu kaosu aşabilme yetisine de sahiptir. İnsanlar, taşıdıkları “Özben”i tekrar farkedebilme potansiyeline sahip olarak bu yeryüzünde var edilmiştir. Uykudan uyanmak ve oyuncakları terketmek olarak anlatılan olay budur. Uyanan kişi, yansıyan görüntüleri değil, o görüntünün yansıdığı perdeyi farkedebilme, o perdeyi göreni farkedebilme ve görüşün kendisini farkedebilme durumlarını kendisinde açığa çıkarmış olan kişidir.

Uyanmak ile uyanmamak arasındaki tek fark, vücudunuz, duygularınız ve düşüncelerinizin siz olmayabileceği olasılığına zarifçe tanık olmak ve bunu gittikçe genişletebilmekten ibarettir. Uyumanın sırrı özdeşleşmek, uyanmanın sırrı ise özdeşlikten zarifçe ayrışabilmektir. Basit bir örnek vermek gerekirse, yeni bir elbise aldığımı düşünelim. Giyip aynanın karşısına geçiyorum ve vücudumla özdeşleşmenin getirisi olarak, Kıyafetleri kendisine çok yakışmış olan “vücut Ben’ime” hayran kalıyorum. Sonra dışarı çıkıyorum ve yemekteyken üstüme şarap dökülüyor, kıyafetim berbat oldu. Yoksa “Ben” mi berbat oldum? Bu kadar kızdığıma ve üzüldüğüme göre kıyafetlerimin değil “Ben'im üstüme çıkmayan bir şarap dökülmüş olmalı. “Ben'ime şarap yapıştı, nasıl kurtulacağımı da bilmiyorum. “Ben”imin öfkesi ve üzüntüsü geçene kadar şarap üstüme yapışmaya devam ediyor. Pahalı bir şarap olmalı, saatlerce beni böyle oyaladığına göre. Şarabın dökülme süresinin bi kaç saniye ama yarattığı duygusal sonucun saatlerce sürdüğü göz önüne alınırsa bu “Ben”in anlayışı biraz kıt olmalı.

Her özdeşlik kendi kısır doğası nedeniyle bölücü, parçalayıcı, daraltıcı ve bu nedenle de Bütünsel olan “Farkındalığa” nispetle anlamsızdır. Bütün özdeşlikler her ne kadar o an için bizi mutlu ediyor gibi gözükselerde, geçici doğaları nedeniyle mutlaka bizde kaybediş, üzüntü, öfke, içerleme, değersizlik vb. duygu ve düşünce sarmallarına sebep olacaklardır. Her özdeşlik belli bir atmosfere sahip olan gezegenler gibidirler. Gezegen ne kadar büyük ya da ne kadar ferah olursa olsun, mutlaka bir sınırla çerçevelenmiştir. Oysa Farkındalık dediğimiz, Özben’in tanıklık ve gözlem hali. Uzay boşluğu gibidir. Herşeyi çepeçevre kuşatmakla kalmayıp, herşeye hayat verir ve hiçbir şeyle de kayıtlı olmaz. O yüzden zihnin durması, “Özben” in boşluk ve huzur dolu deryasına gark olmaya sebep olur. Bu boşluk, bütün huzurun, sevginin ve mutluluğun yegane sebebidir. “Özben”in doğası, hiç bir sebebe ihtiyaç duyulmadan yaşanılan bu Varoluş hallerini meydana getirmektedir. Bu “Varoluşun” kendi halidir.

Ama bu çağda, bu koşuşturmaca içinde bu mümkün mü canım? Hem zaten insan düşünmeden ve hissetmeden duramaz ki? diyorsun, duyuyorum. Bende seni, Bu soru şeklinde kendini sende açığa çıkartan ve kendisiyle özdeşleştiren bu “düşünce”den zarifçe ayrışmaya ve “Sen”i bu “düşünce” olmadığını farketmeye davet ediyorum. Şuurunu geriye çek ve bu soruya “haklılık” denilen zihin mekanizmasını kullanmadan “olduğu” gibi “Bak”. Herşeye olduğu gibi bakabilirsen, uyanmanın ne demek olduğunu anlayacaksın.

Düşüncenin sadece bir düşünce olduğunu, duygunun sadece bir duygu olduğunu, hayalin sadece bir hayal olduğunu farkettiğinde... Bütün bunların içeriklerini senin doldurup değer kattığını farkettiğinde... Ve dışsal koşullar dediğin şeylerin hepsine bu duygu, düşünce ve hayal vasıtasıyla bakıp kendi sınırlarını oluşturduğunu ve daha sonrada bunlara mutlak gerçekliklermiş gibi iman ettiğini “farkettiğinde” zihnin büyüsü bozulmaya başlar. Ben, seni iman ettiğin, tutunduğun, yapıştığın, savunduğun şeyleri sorgulamaya davet ediyorum. Herşeyin asli doğasına beraber bakmaya davet ediyorum. Her özdeşleştiğimiz şeyin batıp gitmeye, ölüp gitmeye, geçip gitmeye mahkum olduğunu farketmeye davet ediyorum. Hani Hz. İbrahim, yıldızlara, aya ve güneşe bakıp onların Rabbi olduğunu düşünmüştü ve sonra “Ben batanları sevmem.” demişti. İşte bizde batanlardan yana değilde, o hiç batmayan ve yok olmayan ilahi boşluktan, farkındalıktan, özbenlikten yana olursak (ki bunu farkedende özbenliğin kendisidir, o kendi kendisini farkeder). O farkındalık bizde gittikçe daha da çok genişlemeye başlayacaktır.

Uyananlar demişlerdir ki: Zihin mükemmel bir araçtır ve çok kötü bir efendidir. Düşünmekte, hissetmekte, hayal etmekte kötü bir şey olmadığını fakat bunlarla özdeşleşmekte ve kendimizi kaybetmekte bir sorun olduğunu anlamalıyız. “Özben”in farkındalığı kaybedilmeden düşünülen hiçbir düşünce, hissedilen hiç bir duygu senin huzurunu bozamaz. Bilinç %1 alan kaplar, bilinçaltın ise %99 ve sen bu %1’lik kısım ile %99’u aydınlatmak ile mükellefsin. Halifelik sırrı budur. Baktığın zaman bakılanın değil, bakanın ve bakışın farkında ol. Her özdeşleştiğinde, bunu farkettiğin an zarifçe geriye çekil. Özben’ini bir fikir olmaktan kurtar. Özben’ini duygu seli içinde savrulmaktan arındır. O’nu rüyadan uyandır. Ölmeden evvel ölmek çağrısına kulak ver. Ey dostum! O bilincin ışığını her hücremize yaymamız dileğiyle...


SECRET'IN SÖYLEMEDİKLERİ


Secret'ın filmi ve kitabı gündemde olduğu için yazma gereği duydum.

Filmi 2 kere seyrettim, filmin bize söyledikleri:

1) Odağını istediğin şeye yönelt, istemediğine değil.
2) İstediğin şeye sanki şu anda sahipmişsin hissini oluştur.
3) Bunun için ve diğer sahip olduğun şeyler için minnet duy, böylece enerjin yükselecek ve yükselen enerjin evrenin isteğini gerçekleştirmesini hızlandıracaktır.
4) Aklına olumsuz fikirler yada hisler gelirse, dikkatini hemen yine hedefine yönlendir.

Evet, film bize özetle bunları söylüyor. 4. maddeye kadar güzel hoş devam ediyor, filmin motive etme oranı da gayet iyi. Çünkü konuşmacılar zaten bu konuların eğitmenliğini yapan kişiler. Fakat beni şaşırtan nokta, Joe Vitale başta olmak üzere filmdeki kişilerin her biri, 4. maddenin aslında "Aklına gelen olumsuz fikirleri bilinçaltına itmek ve onların kuvvetlenmesini sağlamak" olduğunu bilmelerine rağmen buna hiç değinmemeleri.

O yüzden ilk 3 madde yapıldığında, ilk başlarda olumlu sıçrayış hissedilecektir ve bazı şeyler rayına giriyor gibi olacaktır hatta bazı hedefler gerçekten hemen oluşacaktır. Fakat 4. madde nedeniyle, bir süre sonra kişi kendini daha kötü, hedeflerinden daha uzakta ve motivasyonu daha fazla düşmüş ve bununla beraber zihinsel gürültüsü artmış olarak hissedebilir.

Zira olumsuz duygu yada fikir geldiğinde, siz bunu görmezden gelip, odağınızı olumluya doğru yönlendirirseniz. Aslında altta gerçekleşen şey, bu olumsuzun tamamlanması için bilinçaltının onu saklamaya ve daha sonra onu çözmeniz için tekrar size sunmasına sebep olacaktır. Siz onu her çözmedikçe, bilinçaltı onu çözmeniz için size daha yoğun bir şekilde bu olumsuzlukları sunacaktır.

Bilinçaltı temizlenmeden yapılan her türlü tezahür yada başka çalışmalar. Kirli duvarın üstüne yeni boya sürmeye çalışmak gibidir, ilk başlarda yeni boyanın etkisiyle, motivasyonunuz ve oluşan olaylar değişiyormuş gibi gözüksede, bir süre sonra alttaki kirli boya üstteki yeni boyayı da bozacaktır. Makyaj akacak, maskeler düşecektir.

O yüzden Secret'ın rüzgarına kapılan sevgili dostlarımı uyarmak isterim ki, daha sonra hayal kırıklığına düşüp daha da fazla bilinçaltı olumsuzluğu yaratmasınlar.

Gerçekten hayatınızda köklü, kalıcı ve doğal değişim istiyorsanız, bilinçaltınızı ciddi anlamda değiştirecek teknikler öğrenmelisiniz. Bilinçaltınızı tanımalısınız. Onun nasıl çalıştığını, nasıl kaydettiğini, nasıl sunduğunu ve ne söylemek istediğini bilmelisiniz. Çünkü bütün davranışlarımızdan ve hayatımıza çektiğimiz durum ve kişilerden O sorumludur.

Filmin verdiği motivasyon ve coşku nedeniyle bana kızıp, söylediklerimi reddetmeden önce lütfen kısa bir düşünme molası verin.